Türkiye, 2024 yılı itibarıyla “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla kapsamlı bir eğitim reformuna geçiş yapmıştır. Bu model, ezberci anlayıştan uzak, öğrenciyi merkeze alan, süreç ve beceri odaklı bir yaklaşımı esas almakta; öğrencilerin yaparak, yaşayarak, eleştirel düşünme ve problem çözme becerileriyle donatılmasını amaçlamaktadır. Ancak, bu vizyoner modelin pratiğe tam anlamıyla yansıtılamadığı bir alan var: merkezi sınavlar. Özellikle Liselere Geçiş Sistemi (LGS) hâlâ çoktan seçmeli ve sınav odaklı yapısıyla uygulanmaya devam etmektedir.
Pedagojik Açıdan Bir Çelişki: Gelişimsel Hazırlık ve Psikolojik Dayanıklılık Açısından Bir Hezeyan;
Ergenlik dönemi, bireyin biyolojik, bilişsel ve duygusal olarak büyük değişimlerden geçtiği bir evredir. Bilimsel araştırmalar, frontal korteksin (özellikle karar verme, planlama ve stresle başa çıkma becerilerinden sorumlu beyin bölgesinin) gelişiminin 20’li yaşlara kadar tamamlanmadığını göstermektedir. Bu bağlamda, 13-14 yaşındaki bir bireyden/çocuktan yüksek düzeyde sınav performansı beklemek,üstelik ezbere dayalı bir modelde bunu beklemek gelişimsel doğaya aykırıdır. Sınavların neden olduğu stres ve kaygı düzeyi, çocuğun öğrenme potansiyelini bastırmakta; birçok alanda başarılı olabilecek bireyleri erken yaşta başarısızlık hissiyle tanıştırmaktadır.
Eğitimde Ölçme-Değerlendirme Anlayışı: Avrupa ve Dünya Perspektifi;
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) ile OECD raporları, başarı kavramının yalnızca akademik test sonuçlarıyla ölçülemeyeceğini defalarca vurgulamıştır. Avrupa ülkelerinde örneğin Finlandiya, Hollanda, Norveç gibi eğitim sistemlerinde merkezi sınavların etkisi asgariye indirilmiş; çocukların sanatsal, sosyal, sportif ve analitik becerileri bütüncül olarak değerlendirilmektedir. Bu ülkelerde eğitim politikaları, çocuğun bireysel öğrenme sürecine ve potansiyeline saygı gösterme ilkesine dayanmaktadır.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli de bu yönde bir dönüşüm iradesi göstermektedir. Ancak, bu modelin ruhuyla çelişen LGS gibi sınav uygulamaları, reformun özünü zedelemekte; sistemsel tutarsızlık ve model özelinde büyük bir çelişki yaratmaktadır.
Özel Gereksinimli ve Üstün Yetenekli Çocukların Durumu;
Özel gereksinimli çocuklar (disleksi, otizm, dikkat eksikliği vb.) ya da üstün zekâlı çocuklar, klasik sınav sistemlerinde en büyük dezavantajı yaşayan gruplardır. Bu çocuklar sıklıkla sınav kaygısı, zaman baskısı, farklı öğrenme stillerinin ve ihtiyaçlarının hatta bu ihtiyaçlarının özel eğitime muhtaçlık olduğunun görmezden gelinmesi gibi nedenlerle potansiyellerini sınav ortamında gösterememektedir. Oysa bir çocuk, matematikte basit işlem hataları yaparken fen bilimlerinde özgün hipotezler kurabilir; ezber sorularda zorlanırken yaratıcı yazarlıkta olağanüstü performans sergileyebilir. Özetle bir çocuk atomu parçalayabilme becerisine sahipken sıkıştırılmış saat aralıklarına sığdırılmış bir dizi ezbere dayalı dört işlemi yahut başka bir ezbere dayalı en basit soruya yoğun sınav kaygısı altında doğru cevap veremeyebilir ki çoğunlukla veremez. Kaldı ki, özel gereksinimli çocukların kaygı düzeyi ve eşiği olağan gelişim gösteren çocuklara oranla çok daha yüksektir. Bu bilimsel bir gerçektir. Bu bilimsel gerçekliği ve özel eğitime muhtaçlığı görmezden gelerek hala saatlere sığdırılmış, sıkıştırılmış birkaç soruyla çocukların başarısını değerlendirme geldiğimiz çağın olağan akışına, süreç odaklı yaklaşımın doğasına ve kapsayıcı eğitimin etiğine aykırıdır. Önce zihinlerdeki başarı algısını değiştirmek gerekmektedir. Zihinlerdeki engeli kaldırmak oldukça önemli bir bakış açısının geliştirilmesinde oldukça önemli rol oynayacağı tartışmasız gerçeği kanaatindeyim.
Bu durum, 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun, BM Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme, BM Özel Eğitim Hizmetleri Sözleşmesi, Salamanca Bildirisi, T.C Anayasası ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu kapsamında devletin fırsat eşitliği ve eğitimde kapsayıcılık yükümlülüğüyle de doğrudan ilişkilidir. Hukuki olarak devlet, her çocuğun potansiyeline uygun eğitimi almasını sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük tüm devletlerin pozitif yükümlülüğüdür. Çünkü eğitim anayasal zorunlu en temel hak ve özgürlüklerdendir.
Son Yorumlar